Bugün 15 Temmuz 2026. Türk demokrasi tarihinin en büyük kırılma noktalarından biri olan o uğursuz gecenin üzerinden tam on yıl geçti.
Ben bu satırları kuru bir tarih kitabı yazmak için değil; o geceyi İstanbul sokaklarında, kalbinde ve damarlarında yaşamış bir gazeteci, bir vatandaş olarak tarihe not düşmek için kaleme alıyorum. İsimlerin hiçbir önemi yok; önemli olan o gece yazılan o devasa destanın ta kendisidir.
Fırtına Öncesi Sessizlik ve Ankara Kulisleri
Her şeyden önce, o meşum günden bir-iki gün öncesine, yani 13-14 Temmuz günlerine gitmek gerekiyor. İstanbul Anadolu Yakası’ndaki Göztepe ofisimizde yoğun bir hırla gürle çalışırken, hafta sonları Kartepe’deki evimize kaçıyorduk.
Oğlum Ahmet’in İstanbul’daki eğitimi nedeniyle hafta içi şehre çakılıydık. Tam o günlerde, Ankara kulislerinden çok sıcak ve hayati bir bilgi kulağımıza fısıldandı: Devletin kılcal damarlarına sızmış FETÖ yapılanmasına mensup 20 bine yakın kişinin tespit edildiği ve büyük bir operasyonun kapıda olduğu konuşuluyordu.
Dönemin lideri Erdoğan, Milli Güvenlik Kurulu’nda bu hainlerin tamamının tek bir hamleyle görevden el çektirilmesi gerektiğini savunmuştu. Ancak devlet mekanizmasındaki bazı isimler,
“Aman ne yapıyorsunuz, bu hamle çok büyük bir panik yaratır, muhalefet çok büyük yaygara koparır, parça parça tasfiye edelim” diyerek süreci yavaşlatmaya çalışıyordu. Sonuçta o günlerde sadece 2-3 bin kişi görevden alınabildi. Bu erteleme, köşeye sıkışan hain hücreleri erken bir hamleye zorladı.
Aslında bu yapının yerli bir hareket olmadığını, CIA tabanlı bir küresel şebekenin hücre yapılanması olduğunu bizler çok önceden anlamıştık. Gazze’ye giden yardım gemisine karşı takındıkları tavırda, Gezi olaylarındaki o gizli ve sinsi desteklerinde, dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı tutuklama teşebbüslerinde ve hemen ardından Erdoğan’ı yargı yoluyla itibarsızlaştırıp kelepçeleme operasyonlarında bu kirli fotoğrafı zaten görmüştük.
Siyaset ve yargı yoluyla Türkiye’yi teslim alamayan üst akıl, en son ve en kanlı senaryoyu devreye sokacaktı.
Üretimden Darbe Karanlığına: Saat 20:30
2016 yılına kadar Türkiye bambaşka bir rüzgarla esiyordu. Üretim hacmi katlanıyor, ihracat rekorları kırılıyor, enflasyon tarihsel olarak en düşük seviyelerde seyrediyordu. İnsanlar çok düşük faizlerle ev ve araç sahibi olabiliyor, ekonomik refah tabana yayılıyordu.
İşte tam bu istikrar döneminde gelen darbe girişimi, sadece bir hükümeti devirme hamlesi değil, Türkiye’yi en az 30 yıl geriye götürme suikastıydı.
Sömürgeci güçlerin hesaplayamadığı tek şey ise Anadolu insanının ferasetiydi. Halkın içinden gelen, milletle bütünleşen liderini bu milletin asla yalnız bırakmayacağını bilmiyorlardı.
Saat 20:30 sularında askeri tesislerde garip bir hareketlilik başladı. Boğaziçi Köprüsü, Anadolu’dan Avrupa’ya geçiş yönünde askeri araçlarla kapatılmıştı.
Türkiye o sırada güney sınırlarında terörle yoğun bir mücadele içindeydi ancak bu kez namlular arkadan, içeriden çevrilmişti.
“Ben Çıkıyorum Oğlum” – Saat 21:30
Saat 21:30’da evde daha fazla duramadım. Siyah Polo aracımın anahtarını aldım. Endüstri meslek lisesi son sınıfta okuyan oğlum Ahmet’e döndüm, “Ben çıkıyorum” dedim. Ahmet tek bir saniye bile tereddüt etmedi: “Baba, ben de seninle geliyorum.”
İşte o an yola çıktık. Arabanın teybinde son ses “Çırpınırdı Karadeniz” marşı çalıyordu; Göztepe sokaklarını çınlatıyorduk.
Ancak sokaklarda ürkütücü bir sessizlik vardı. İnsanlar evlerine kapanmış, pencerelerini açıp bakmaya bile korkuyorlardı. Mahaldeki küçük bir fırının önünde durdum, “Ekmek var mı?” diye sordum. Fırıncı titreyen bir sesle, “Abi kapatıyorum, darbe olmuş diyorlar” dedi. Sitem ettim: “Geç bunları, bu kadar korkak olmayın!”
Bostancı’da bir akaryakıt istasyonuna girdik, inanılmaz bir kuyruk vardı. Pompa görevlisine kartı uzattım, “Abi kredi kartı geçmiyor, patronun emri, sadece nakit” dedi. Sinirlendim, Türkiye’nin en büyük bayilerinden biri olan o istasyonun patronunun yanına gittim, “Ne iş, neyi fırsat biliyorsunuz?” diye hesap sordum.
Adam yüzü kireç gibi, gökyüzünü işaret ederek, “Abi yukarı baksana, jetler uçuyor. Yarın ne olacağını bilmiyoruz, bankalardan paramızı alabilecek miyiz belli değil” dedi. “Korkaksınız!” diye haykırdım. Gidip ATM’den nakit paramızı çektik, yakıtı aldık ve köprü istikametine yöneldik.
İstanbul Sokaklarında Kıyamet Gecesi
Boğaziçi Köprüsü’ne yaklaşırken arkamızda kimse kalmamıştı. Köprü girişinde birden karşımıza ellerinde MP5 silahlar olan, sivil ama teçhizatlı 10 kişilik küçük bir tim çıktı. Geçişin yasak olduğunu söyleyip yolu kestiler. Mecburen yönümüzü Altunizade’ye çevirdik.
Altunizade’ye girdiğimiz an sanki başka bir dünyaya, mahşer yerine adım attık. Alabildiğine bir kalabalık, insan seli… İstanbul adeta yıkılıyordu. Araçlar tamamen tıkanmıştı, ilerlemek imkansızdı. Ahmet’e “Hadi, arabayı bırakıp herkes gibi yürüyerek geçelim” dedim.
O esnada gökyüzünde helikopterler dolaşıyor, fütursuzca aşağıya ateş açıyordu. Ortalık cehennem yeri gibiydi; kimin kime ateş ettiği, namlunun nereden geldiği belli değildi. Şehrin rolü tamamen değişmişti.
Oğluma döndüm, onu tehlikeden korumak için, “Sen aracın başına geri dön ve hemen eve geç” talimatını verdim. Çünkü o saatten sonra bu mücadele, ölmeyi göze alanların mücadelesiydi. İstanbul’u İstanbul yapan lider, bu kurtlar sofrasında asla yalnız bırakılamazdı.
Dönüm Noktası
Farklı ara yolları, tehlikeli sokakları kullanarak iki saatlik zorlu bir çabanın ardından televizyon başına ulaştık. İşte tam o kritik saatlerde ekranlara o tarihi kırılma anı düştü: 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar, “Darbeye karşıyız, bu cuntanın devletle bağı yoktur” açıklamasını yaptı. Bu beyanat, askerin içindeki vatansever damarı harekete geçiren ve gecenin seyrini değiştiren en önemli dönüm noktasıydı.
Erdoğan o gece meydana kendisi için değil, “Demokrasimize, iradenize sahip çıkın” diyerek milleti devletin asıl sahibi yapmaya çağırdı. Burada esas olan şuydu aslında “Erdoğan Hazırdı” çok net okuması çok iyi olan siyasi lider biliyordu “Türk -İslam ve Ülkücü hareket “ ve darbelerden çok fazla hasara uğrayan kesim burada olacaktı ama esas Devlet Bahçeli bu son Türk yurdu gitmemesi için mücadele verdi o gün ve Türk demokrasisi ve tüm siyasi partiler karşı çıktı önemli duruş buydu .
Halk da bu çağrıya canı pahasına karşılık verdi.
Bugün aradan ten yıl geçmiş olsa da duruşumuz milim değişmedi.
Erdoğan: bugün de aynı kararlılıkla konuşuyor: “Yorulan, varsa bıraksın! anlamı aslında çok farklı ..
Demokrasi ve devlet son nefese kadar korunacaktır; bu millet hiç bir zaman diz çökmedi çökmeyecektir.










