Tarih bazen sadece yazılanlardan ibaret değildir.
Bazı gerçekler vardır ki, arşivlerin tozlu raflarında kalır; bazıları ise milletlerin hafızasında yaşamaya devam eder.
Osmanlı’nın son büyük hükümdarlarından Sultan II. Abdülhamid Han “10.Şubat.1918 yılında vefati.” da böylesi bir dönemin en çok tartışılan, en çok konuşulan ama belki de en az doğru anlaşılan devlet adamlarından biridir.
Bugün hâlâ bazı arşivlerin İngiltere’de tutuluyor olması, Abdülhamid Han döneminin tüm yönleriyle ortaya konulamadığını gösteriyor
. Bir imparatorluğun çöküş sürecinde, bu kadar güçlü bir devlet aklının nasıl hareket ettiğini anlamak kolay değildir.
Benim kendi analizim şudur: Abdülhamid Han’ın yaptığı birçok hamle yalnızca günü kurtarmaya yönelik değil, devletin tamamen yok olmasını engellemeye yönelik uzun vadeli bir mücadeleydi.
İttihat ve Terakki’nin ortaya çıkışı, Meşrutiyet’in ilanı ve Abdülhamid Han’ın sürgüne gönderilmesi tarih kitaplarında çoğu zaman bir zorunluluk olarak anlatılır.
Ancak ben bu sürece farklı bakıyorum.
Böylesine güçlü bir devlet adamının, gelişmeleri tamamen öngörememiş olması mümkün müdür?
Bana göre Abdülhamid Han’ın yönetim anlayışının temelinde ideolojik bir yaklaşım değil, pragmatik devlet yönetimi vardı.
Amaç; imparatorluğu mümkün olduğu kadar uzun süre ayakta tutmaktı.
Onun kurduğu merkezi yapı, istihbarat ağı, eğitim ve idari düzenlemeler Cumhuriyet döneminin idari altyapısına da zemin hazırlamıştır.
Bu bilinçli bir Cumhuriyet hazırlığı değil belki, ancak tarihsel dönüşümün doğal sonucudur.
Devlet aklı bazen kendi sonunu değil, milletin devamını düşünür.
Çanakkale örneği bu açıdan önemlidir.
Yıllar önce güçlendirilen tabyalar ve savunma hatları, yaklaşan büyük savaşın sezildiğini göstermektedir.
Bu bir tesadüf değildir. Abdülhamid Han’ın en büyük mücadelesi yıkımı durdurmak, zamanı geciktirmek ve devletin tamamen silinmesini engellemekti. Çünkü parçalanma daha erken gerçekleşseydi, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinden söz etmek belki de mümkün olmayacaktı.
Osmanlı çok milletli bir devletti. Rum, Ermeni ve Yahudi bürokratların devlet içinde yer alması yeni bir durum değildi.
Abdülhamid Han bu yapıyı devam ettirirken aynı zamanda Avrupa’ya bir mesaj veriyordu: Osmanlı azınlıkları dışlayan bir devlet değildi. Bu politika, imparatorluğu çevreleyen büyük güçleri oyalayan bir denge siyaseti olarak da okunabilir.
İttihatçılar daha hızlı modernleşme isteyen bir kadroydu. Ancak Abdülhamid Han gelenek ile modernleşme arasındaki dengeyi farklı bir yöntemle kurmaya çalıştı.
Benim kanaatim şudur ki; Osmanlı’nın son dönemi aslında bir çöküşten çok, yeni bir devletin doğumuna zemin hazırlayan sancılı bir geçiş dönemidir.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlü devlet geleneğinden söz ediyorsak, bu mirasın içinde Abdülhamid Han’ın devlet aklının da önemli bir payı vardır.
Belki de onun en büyük başarısı, yıkımı tamamen engelleyemese bile milletin yeniden ayağa kalkacağı zamanı kazandırmış olmasıdır.
Bu neden ile yalnız bir vefatını bir görselle anma değil ,zekası ile çok önemli bir yeri vardır, Abdülhamit Han’ın.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.









